Psikoterapi: ‘’Psikolojik Doğum İçin Bir Alan’’

“İnsan yavrusunun biyolojik doğumu ile psikolojik doğumu eş zamanlı değildir. Biyolojik doğum gözlemlenebilir ve sınırları kesin olarak belirlenmiş bir olay; psikolojik doğumsa yavaş bir biçimde gelişen ruh içi bir süreçtir.” Margaret S. Mahler

Bu cümlelerden hareketle demek ki doğmak bir kez olup biten bir şey değil, demek ki hâlâ doğmaya devam edebiliyoruz. Hastaneden çıktığımız gün doğumumuz tamamlanmış olsaydı, hayat çok daha basit olurdu belki de. Ama gerçek şu ki, psikolojik olarak doğmak demek kendi benliğimizi oluşturmak, sınırlarımızı tanımak, hem bağlanabilmek hem de ayrı durabilmek demek; ve bu süreç çok daha uzun ve hassas bir süreç.

Gelişimsel süreçte psikolojik doğumda bazı şeyler yarım kalabilir. Bazen annemiz (ya da birincil bakımverenlerimiz) yanımızdayken ama aslında orada değillerken; bazen bedenen uzaktayken; bazen bize yürümeyi öğretmeye çalışırken kendisi de korkuyla dolu olduğunda; ve bazen bize adım atacak hiç yer bırakmadığında…

Kierkegaard’ın o güzel sözlerini paylaşmak isterim sizinle: “Seven anne çocuğuna yalnız başına yürümeyi öğretir. Çocuğuna gerçek bir destek veremeyecek kadar uzaktadır, ama kollarını ona doğru uzatır. Yüzünde bir ödül, teşvik ifadesi vardır.”

Peki ya birileri kollarını uzatmadıysa? Ya büyüdüğümüz çevrede korku vardıysa? Ya hiç uzaklaşacak alanımız olmadıysa? O zaman içimizde bir yerler yarım kalır. Yürürüz belki, ama gözlerimiz hep endişeyle etrafı tarar. Ya da hiç yürümeye cesaret edemeyiz.

Çözümsüz Kalmış Kimlikler

Çözümsüz kalmış bir kendilik kimliği, beden sınırları duygusu, ayrılma ile ilgili çatışmalar yaşamın tüm evrelerinde yeniden gündeme gelebilir. Bu cümle kuru bir teorik ifade gibi durabilir ilk başta. Ama içinde büyük bir gerçek saklı: O yarım kalan şeyler, kaybolmuyor. Onlar hep orada, bekliyor. Ve en beklenmedik anlarda, en garip şekillerde ortaya çıkıyor.

Bir ilişkide partnerin biraz uzaklaşmasıyla yaşanan panik. Bir başarı elde ettiğinizde içinizi kaplayan boşluk hissi. Hayır diyememe. Sürekli başkalarının onayına ihtiyaç duyma. Ya da tam tersi, kimseye hiç yaklaşamama, yalnızlığı tercih etme ama aslında bu yalnızlıktan acı duyma. Korkmuşluk, bilinçdışı düşmanlık, ambivalans… Bunlar bizi kendi başımıza adım atmaktan alıkoyar. 

Ve en zoru da şu: Çoğu zaman bunların nedenini bile anlayamayız.

Başka Birinin Yardımı

“Başka birinin yardımı olmadan kimse kendi bilinçdışını anlayamaz.”

Bu, belki de psikoterapi hakkında söylenebilecek en önemli şey. Kendi içimizde neler olup bittiğini göremeyiz çoğu zaman. Çünkü bilinçli farkındalıktan uzaklaştırılan şeyler, ancak başka bir kişinin  terapistin  tanıyabileceği ipuçları şeklinde ortaya çıkar.

Terapi odasında olan şey tam da budur: Bir başkasının varlığında, kendi bilinçdışımızla karşılaşmak. O karanlık köşeleri, o yarım kalmış doğumları, o çözümsüz çatışmaları artık yalnız değilken görmek.

Psikoterapi, psikolojik doğum için gerekli olan çevresel koşullardan bazılarına alan açar. Tıpkı bir bebeğin annesinin yanında ve coşkusal olarak ulaşılabilir durumdayken ayrı işlev görmeyi başardığı gibi, terapi de güvenli bir zemin sunar. Bir yandan orada olan, bir yandan da senin kendi adımlarını atmana izin veren bir varlık.

Peki nasıl olacak?

Mahler’in bahsettiği “nesne sürekliliği” kavramı, ilişkilerimizi derinden etkiler. Nesne sürekliliği geliştiğinde, sevdiğimiz kişi artık o anda istediğimizi veremediğinde onu reddetmeyiz veya sadece orada olmadığı için ondan nefret etmeyiz. Özleriz, ama varlığını içimizde hissederiz.

Peki ya bu gelişmemişse? O zaman ilişkilerimiz hep dalgalı olur. İyi olduğunda kusursuz, kötü olduğunda tamamen kötüdür. Gri tonlar yoktur. Ve bu bizi hem kendimize hem başkalarına karşı çok yorar.

Terapi, bu sürekliliği yeniden inşa etme şansı verir. Terapist, haftadan haftaya orada olur. Bazen ona kızarsınız, bazen hayal kırıklığı yaşarsınız. Ama o yine de orada, sizi dinlemeye devam eder. Ve zamanla içinizde bir şey değişir: İlişkilerin kesintili olmadığını, bir anlık kızgınlığın her şeyi yok etmediğini deneyimlersiniz.

Şükran ve Paylaşma

Melanie Klein, şükranın ilk kökenlerinin bebekliğin ilk evrelerindeki huzurlu beslenme deneyimlerinde yattığını söyler. O kesintisiz haz anları, memnuniyet ve sevgi… Bunlar sadece o an için değil, tüm yaşamımız için bir temel oluşturur.

“Şükran arttıkça, iyi ilişki özümsendikçe, kişinin içinde paylaşmaya da bir alan açılır.”

Bu ifadeyi seviyorum. Çünkü gerçek cömertlik, içimizde bir zenginlik alanı olduğunda mümkün olur. Eğer bu alan yeterince geniş değilse, verdiğimizde kendimizi yoksullaşmış hissederiz. Abartılı bir takdir bekleriz. Sanki soyulmuşuz gibi hisler içinde oluruz.

Terapi, bu kaygıların güvenli bir alanda, tekrar tekrar ele alınabilmesine izin verir. Ve iyi deneyimlerin içselleştirilebilmesi için alan açar.

Yeniden Anlamak

“Anlamak isterdim.”
“Neyi?”
“Her şeyi, bütün bunları.”
“Daha önce anladıklarını unuttuğun zaman anlarsın.” Italo Calvino

Bu diyalog, terapi sürecini çok güzel özetliyor. Bazen en derin anlayışa, önceki “anlayışlarımızı” bırakarak ulaşırız. O hazır alınmış açıklamaları, o başkalarından duyduğumuz yorumları bir kenara bırakıp, kendi deneyimimizle yeniden karşılaştığımızda.

Elbette başkalarının haritalarını izleyerek de aynı noktaya varabiliriz. Ama yerleşik anlayıştan hazır alınıp uygulanan içgörü, nadiren üzerine çalışılarak ulaşılanlar kadar etkilidir.

Terapi Kimin İçin?

Belki de sormalı: Terapi kimin için değil?

Her insan, süresi ve biçimi farklı da olsa, bakımvereni ile başlayan bir ilişki tarihine sahiptir. Ve her insanın bu tarihinde yarım kalmış bir şeyler vardır. Bu insan olmak demektir.

Terapi, deli veyahut zayıf olduğumuz için gidilen bir yer değildir. Aksine, o yarım kalmış doğumu tamamlama cesaretidir, o çözümsüz çatışmaları yeniden ele alma cesaretidir, kendi içinde daha fazla alan açma cesareti.

Eğer ilişkilerinizde tekrar eden örüntüler görüyorsanız…
Eğer bir türlü rahatlamayı, huzuru bulamıyorsanız…

Eğer kendinizi bildiğinizi ama aslında hiç tanımadığınızı hissediyorsanız…
Eğer vermek istediğinizde yoksullaştığınızı, aldığınızda suçlu hissettiğinizi fark ediyorsanız…

Belki de o psikolojik doğumu tamamlama sürecinin zamanı gelmiştir.

Akıllıysan veya zengin ya da şanslı

Belki alt edersin insan yasalarını

Ama ruhun içteki yasalarını

Ve doğanın dıştaki yasalarını

Alt edemez hiç kimse

Hayır, hiç kimse…

‘’The Wolf that Lives in Lindsey,’’ Joni Mitchell